İRAN VE SAVAŞ
- Şafak Göktürk

- 11 minutes ago
- 7 min read
Trump’ın hesabı
· ABD Başkanı’nın müdahale kararlarının temelinde iki faktör var. Biri manivela yeteneği (burada askeri kapasite), diğeri durumu değiştirenin kendisi olması.
· Sopa elindeyken yaptığı görüşmeden istediği sonucu alamıyorsa, onu doğrudan kullanıyor.
· İran’ın, başta uranyum zenginleştirme ve füze kapasitesi fasılları olmak üzere ABD’nin isteklerini yeterince tatmin etmemesi beklenen sonuçtu. Bu zaman aralığında ABD kapsamlı askeri hazırlıklarını da tamamladı.
· Geriye saldırı gerekçesi kaldı. Masada alınamayan sonuç zorla sağlanmalıydı. Ancak, dış macera karşıtı MAGA tabanına bu yetmezdi. Çünkü bu savaş uzayabilir ve kapsamı genişleyebilirdi. Ama Trump’ın dürtüleri çoktan harekete geçmişti. Bir de İran halkına destek vaadinde bulunmuş, arkası gelmemişti. İnandırıcılığını yeniden tesis etmesi gerekiyordu. Hedef, dolaylı olarak İran rejimini de içerecek şekilde büyütüldü. Trump’ın egosu 47 yıllık İran başağrısının sonlandırılması hedefiyle örtüştü. Savaşın da, ABD ve İsrail’in baskın kapasitesi sayesinde fazla uzamayacağı düşünüldü. Uluslararası hukukun ve ABD Anayasası’nın ihlali Trump için zaten sorun değildi.
Mahşer
· 28 Şubat’tan bu yana yaşananlar, İran rejimi için bir savunma değil, varoluş savaşıdır.
· ABD ve İsrail’in ortak saldırı kampanyalarının hedefleri arasında rejim değişikliğini farklı vurgularla dile getirmeleri İran açısından pek fark etmiyor. Çünkü, iç dinamikleri belirleyecek olan, onların niyetinden çok, savaşta uğrayacağı güç inandırıcılığı kaybının halk üzerindeki etkisi olacak.
· ABD ve İsrail’in savaştaki öncelikli hedefi askeridir. Rejim değişikliği söylem ve spekülasyonlarını ciddi kılan ise yeni bağlamdır.
· Tarihin hızlandığı bir zaman kesitindeyiz. Bırakınız İran rejiminin şimdi hayal bile edemediği eski günlerini, ülke 2025 on iki gün savaşındaki halinden de bambaşka bir yerdedir. Rejimin mobilize edebildiği çekirdek yandaşları dışında pek kimse kendilerine ölüm püskürtmüş Devrim Muhafızlarının arkasında durmayacaktır. Bu savaşı, Ocak katliamı arka planıyla da birlikte okumak gerekir. Son gösteri dalgası, özellikle 2009’dan itibaren yaşanan döngüsel hareketlenmenin yalnızca yeni bir halkası olmaktan ibaret değildi. 2022 gösterilerinden de daha açık ve yaygın şekilde rejimle köprülerin atıldığının ilanıydı. Rejimin vahşeti buna karşılıktı.
Paradigma çöktü
· Bu savaşın arka planını belirleyen öğeler rejimin ülke içinde gerilemesinden ibaret değil. 2024-25, İran’ın bölgedeki müttefik ve vekillerinin varlıklarını ya da caydırıcı kapasitelerini büyük ölçüde yitirmelerine tanıklık etti. Ancak, bu kayıplar da yalnızca dışarıyla ilgili değildi. Hatta, İslamcı rejimin kendi algısı bakımından öncelikle içeriyle ilgiliydi. İdeolojisi, İran devletinde vücut buldu, ancak iddiası sınırlarını aşıyordu. Doğrunun tekeline sahip olduklarına ve buna dayalı modellerinin genel geçerlilik taşıdığına inananlar dış kuşakta ideolojilerinin zemin bulmasını isterler. Güvenlik arayışları da oradan başlar. Bu, bir kıtasal ya da bölgesel gücün klasik anlamda komşuları üzerinde nüfuz kurma pratiğinden ayrı, ancak onunla birlikte tezahür eden bir reflekstir. İran’ın Şah dönemindeki bölgesel iddiaları ile İslam Cumhuriyeti’nin bölgeye uzanma tarzı bu nedenle farklıdır. Böyle olunca, Hizbullah ve Hamas’ın gücünün kırılması ve Suriye’nin kaybı içeride de ideolojinin gerçekliğini test ediyor, ricat hattı belirsizleşiyor. Koşulları ve jeopolitiği farklı olsa da, Sovyetler Birliği’nin, Varşova Paktı fiilen çöktükten sonra dağıldığını unutmayalım.
· Rejimin ne kadar kurumsal olduğu da ayrı bir konu. İslam Cumhuriyeti Anayasası’nda güçlerin ve kurumlarının dizilim ve ilişkilerinin ince ve ayrıntılı düzenlendiği doğrudur. Ancak, özü çok temel ve basittir. Devrim kurumları yoluyla onaylanacakların kapsamı dışında kuş uçmaz. Bu, rejimin kurucu lideri Ayetullah Humeyni’nin 1970 yılında geliştirdiği Velayet-i Fakih kavramına dayanır. Bu, İran’ın kimlik ve ruhunun dışına çıkarak yabancılaşan (bütün İslamcı akımların temel önermesi) Şah yönetiminin ya da benzerlerinin bir daha yaşanmaması için siyasal, hukuki ve sosyal düzenin bütününün yalnızca yol göstericilik değil, yönetim açısından da din bilginleri kurulunun gözetim ve denetimine alınması anlamındadır. Örneğin, cumhurbaşkanı, milletvekili ya da belediye başkanı halk oyuyla seçilir, ancak kimlerin aday olabileceklerine oniki kişilik (Anayasa) Koruyucular Konseyi karar verir. Koruyucular Konseyi’nin üyeleri ise, altısı doğrudan Devrim Lideri tarafından din adamları arasından, diğer altısı da, daha önce yine Devrim Lideri tarafından atanmış Yargı Başkanı tarafından, hukukçular arasından belirlenir. Dini liderin kendisi ise, halk oyuyla seçilen -halen- 88 kişilik Uzmanlar Meclisi tarafından belirlenir. Ancak, bu organa adayların kimler olacağına da yine Koruyucular Konseyi karar verir. Yasama ve yürütme yetkilerinin kullanılması ve onayı, bunlara parallel süreçlerde Devrim Liderliği’nin gözetiminde gerçekleşir. 1989’daki anayasa değişikliğiyle kurulmuş olan Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi (aynı değişiklikte başbakanlık makamı kaldırılmıştır) devrim ve ülkenin savunma ve güvenlik politikalarını belirler. Esasen doğrudan atanmış ya da seçim adaylığı seçici kurullar tarafından belirlenmiş devlet organı başkanlarını, ilgili bakanları ve Devrim Muhafızları ile düzenli ordu komutanlarını biraraya getiren Konsey, Cumhurbaşkanı’nın hareket alanını da belirler.
· Bu durumda, Hamaney’in öldürülmesinden sonra işletilen anayasal prosedürün (Cumhurbaşkanı, Yargı Başkanı ve Koruyucular Konseyi üyesi bir dini alimden geçici konsey oluşturulması ve Uzmanlar Meclisi’nin yeni Devrim Lideri’ni seçmesinin beklenmesi) kendi mecrasında ilerleyecek bir süreçten ibaret görülmesi yanıltıcı olur. Bağlam, 1989’da Humeyni’nin ölümü üzerine Hamaney’in Cumhurbaşkanlığından, dini rütbesi yükseltilmek suretiyle Devrim Liderliği’ne aktarıldığı güvenceli ortamın çok uzağındadır. Krize girmiş bütün otoriter yönetimlerin yaşadığı gibi, varoluşsal endişe dar kadrolarla içe kapanmayı ve gerçeklerden kopuşu hızlandırır. Rejim, bizatihi anayasal süreci çalıştırmanın meşruiyet üretmeye yeteceğini sanabilir. Oysa, sorgulanan Kum’un ülkeye koymuş olduğu ipotektir.
Savaş ve ötesi
· Bunların üstüne bir de rejimin savaştaki performansı geliyor. Şaşırtıcı bir şekilde, bu kez ABD-İsrail hava salvoları Hamaney ve yakın ekibinin öldürülmesiyle başladı. İsrail istihbaratının başarıdan başarıya koşacak ölçüde zaman ve erişim derinliğine sahip olması bu akıbeti kısmen açıklıyor. Ancak galiba İran’ın zafiyeti daha çok, oniki gün savaşında da olduğu gibi, kendi kurduğu sis perdesine fazla güvenmesinden kaynaklanıyor. Ders de almıyor. (Şehit olma arzusu senaryolarına da mesafeliyim). Karşı tarafın hareketini yavaşlattığını düşündüğü konfor aralığı, hasmı için fırsat penceresi. Ama içeride sonuçları ağır olabilir. Acımasız, baskıcı rejimler bu yolla sağladıkları dokunulmazlık, yıkılmazlık algısıyla ayakta dururlar. Bu algı boşa düşüyor.
· İran’ın savaşı yürütme tarzı da, savunma değil varoluşsal saikle hareket ettiğini gösteriyor. Savunma uzmanları, İran’ın bölge hedeflerine yönelik saldırılarının niteliksel bir tırmanma silsilesi mi izlediğini, yoksa gelişigüzel mi yapıldığını anlamaya çalışıyorlar. Ancak şimdiden anlaşılan İran’ın savaşın bölgeye maliyetini yükselterek hasımları üzerinde dolaylı baskı kurmak istediğidir. İran’ın petrol tesislerine ve Körfez ekonomilerinin diğer temel sektörlerine saldırılarını yoğunlaştırması ve hedeflerine, doğrudan hayatı etkilemek üzere, deniz suyu arıtma tesislerini de katması beklenebilir. Bu operasyonu ne ölçüde, ne kadar süre ve hangi komuta koşulları içinde sürdürebileceği yine askeri uzmanların değerlendirebileceği bir konudur. Ancak zamanın lehine işlemediği ve kabiliyetlerinin hızla örselendiği açıktır. İsrail’e yönelik olarak geçen yıl şahit olunan türden yoğun saldırılar da henüz gözlenmemiştir. Hürmüz Boğazı fiilen kapanmıştır. Ancak donanması neredeyse yok olmuş İran’ın füze ve SİHA tehdidi de bunları kullanabildiği süre için geçerlidir.
· İran’ın hedefi haline gelen bölge ülkeleri, İran’ın amaçladığının tersine, savaş öncesi temkini de bırakıp karşısında kenetlenmektedirler. Ancak, husumete hemen aktif olarak katılmaları zordur. Zira, savaşanların artması İran’ın kurgusuna hizmet eder. Ayrıca, her şeyden önce, bunu ABD ve İsrail istemeyecektir. Birleşik Krallığın bile harekata desteğini, Trump’ı kızdıracak ölçüde, savunma amaçlı üs kullandırmayla sınırladığı not edilmelidir. Bu ülke ve Fransa’nın ileri konuşlandırmaları da henüz savunma amaçtldır.
· İran’ın savaşı anlamlandırma ve yürütme şekli, esasen desteğine gelmeleri beklenmeyen Rusya ve Çin’i daha da mesafeli konuma getirmiştir. Körfez ülkelerine saldıran İran’ın arkasında kimse durmaz.
· İran’ın vekillerinin bakiyesi dengeleri zorlayamaz. Hizbullah bu haliyle ve kendi başına daha fazla örselenir ve Lübnan içinden artan tepki görür. Irak’ın İran yanlısı milisleri ise kendilerini savaş için yanlış koordinatlarda ve yanlış siyasi koşullarda buluyorlar. Husilerin deniz trafiğini etkilemeleri ise piyasalara yansımakla sınırlı kalır.
· Operasyonların ilk beş gündeki seyri, karşılıklı saldırıların şiddetleneceğini ve daha da genişleyeceğini düşündürmektedir. Bu, ABD bakımından, sürenin kontroluyla da ilgilidir. Savaşın bir-iki ay içinde bitirilmesi referans gibi gözüküyor. Savaş, İran için ağır kayıplarla, öncelikle füze kapasitesinin ve Devrim Muhafızları varlıklarının çok küçülmesiyle, ABD ve İsrail için kabaca öngörülmüş askeri ve sivil kayıplarla, Körfez ülkeleri için de sınırlı askeri-sivil ve kısa-orta vadede telafi edilebilecek maddi kayıplarla sona erebilir. Petrol -ve doğal gaz- fiyatlarındaki artışın küresel ekonomiye yansımaları daha uzun süre hissedilecektir. Savaşın fazla uzamaması bu etkilerin sınırlanabilmesi için de önemlidir.
· İran için yeni dönem muhtemelen böyle başlayacaktır. Savaş sırasında yönetim içinde çekişmeler yüzeye yansımayacak olsa bile keskinleşebilir. İran rejimi, yukarıda özetlenen tekelci yapısına rağmen, monolitik bir varlık değildir. Bu hem -on yılllar içinde daha konsolide olsa da- farklı grupların ittifakına dayanmasından, hem de rejimin çekirdeğini besleyen dini altyapının kendi içindeki ayrışmalarından kaynaklanmaktadır. Rejim ile halkın çoğunluğu arasındaki uçurum giderek derinleşmektedir. Bu iki ayrışma dinamiği birbirini besleyecektir.
· Ancak, buradan rejimin daha da sertleşerek ya da yumuşayarak kılık değiştireceği sonucu da çıkartılmamalıdır. Bunlar, ancak geçici pratikler olarak tecelli edebilir. Çünkü, birincisi rejim içeride daha ne kadar sertleşebilir? Kitlesel kıyım bile yaptı. İkincisi, bugün için fiilen ağırlığı artmış Devrim Muhafızlarının mevcut yapı dışında bir raf ömrü yoktur. Bu güç, Humeyni’nin, Şah dönemi ordusunun halka silah doğrultmamasından aldığı ders üzerine kurduğu rejim bekçisidir. Ayrıca, Devrim Muhafızları’nın savaştan tam ne halde çıkacakları bilinmemektedir. Akıbetleri, halk nezdinde bir inandırıcılık testi işlevi de görecektir. Rejim ve muhafızları, ihtiraslarıyla bir yıldan kısa süre içinde iki kez dışarıdan İran’a ölüm yağdırılmasını davet edenler olarak da görüleceklerdir. Düzenli ordunun öne çıkacağı bir süreç izleyebiliriz.
· Maduro yerine Delcy Rodriguez (Venezuela) modeli ise İran’da zaten işlemez. Siyasi, sosyolojik ve jeopolitik benzemezlikler aşikar. Dahası, Hamaney rejimin başındaydı, ancak otoritesi, sistemin bünyesinde belirlenmiş en üst atıf makamı olmasından kaynaklanıyordu. Bu sistem, başkalarının kişi tefrikine imkan tanımaz.
· Irak ve Libya tecrübelerinden hareketle, İran’da rejimin çökmesi halinde ülkenin kaosa, iç savaşa ya da bölünmeye sürüklenebileceği üzerinde sıklıkla duruluyor. Ani otorite boşluğunun birçok risk barındıracağı doğrudur. Ancak, sosyoloji ve tarihi bu denli farklı toplumları, benzer unsurları üzerinden aynı risk ölçütleriyle değerlendirmek yanıltıcı olabilir. İran nüfusunun ana gövdesini Farslar ve Türkler oluşturmaktadır. Aralarında sıkıntılı yaklaşımlar ve anılar olsa da ülkelerine birlikte sahip çıkmışlardır. 15inci yüzyıldan itibaren İran hanedanlarının çoğunun Türk olduğu da hatırlanmalıdır. İran’da da kronik Kürt ayrılıkçılığı mevcuttur. Ancak mevcut bölgesel konjonktür bu eğilimi desteklememektedir. Beluci bölgesinde de huzursuzluk işaretleri zaman zaman alınır. Bütün olarak bakıldığında ise, İran’da merkeze çeken dinamikler, merkezkaç dinamiklerden daha güçlüdür.
· Öte yandan, çoğu tahmin, İran’ın bugünü ile demokrasi yanyana konularak yapılıyor, aradaki uçurumun aşılması imkansız görülüyor, sonuçta alternatif ihtimaller türlü kaos ya da otoriterlik senaryoları oluyor. Oysa bu bir süreç. Toplumsal evrimde bir kutudan diğerine geçiş yapılmaz. Yeni düzenin koşulları mevcudun içinde palazlanır, sonra galebe çalar. İran halkı da 1905-11 anayasal dönüşümü, 1951-53 Musaddık arası ve 1979 devrimi süreçlerinde, gücün kaynağının tanımlanmasında kendi adının giderek ağırlık kazandığını, ancak geriye baktığında hep kendi adına kendisine azap çektirildiğini görüyor. Artık meşruiyetini kendisi ifade etmek, güce kendisi sahip olmak istiyor. Toplum, bağrından kendi önderlerini de çıkartacaktır.
4 Mart 2026

Comments