top of page
  • Writer's pictureŞafak Göktürk

‘’KADER PLANI’’ KADER ANINA DÖNÜŞÜRKEN

Updated: Oct 10, 2023

6 Şubat’ta yaşadığımız çifte deprem, siyasi bir milat oluşturdu. Hatta, depremin öncesine ilişkin bakışlar da değişmeye başladı. Çünkü, bu devasa sarsıntı karşısında devlet kurum ve mekanizmalarının gün yüzüne çıkan hazırlıksızlık, hantallık ve dağınıklığı, ülkenin yönetim yapısının çoktan hangi noktaya getirilmiş olduğunu da gözler önüne serdi.

Oysa, daha yakın zamana kadar, tek güç merkezli Cumhurbaşkanlığı rejiminin ülkeyi şahlandırmakta olduğu savı hala yeterli alıcı bulabiliyordu. Bu yükselişin, iç ve dış düşmanları rahatsız ettiği ve birlikte saldırıya geçtikleri anlatımı da bağlamına oturtuluyordu. Daha doğrusu, bu yönetim yapısı ve anlayışı ancak gerilim ve baskı ortamında konsolide olabiliyordu. Komşu coğrafyamızda ve daha uzağında birbiri ardına eklemlenen irili ufaklı krizler de ihtiyaç duyulan kesintisiz olağanüstülük ortamının idamesinde ziyadesiyle kullanışlı olabiliyordu.

Ta ki, bu pratik astarı yüzünden pahalı hale gelinceye ve suni teneffüs için sıcak para aranıncaya kadar. Yaklaşık iki yıldan beri bir dizi ülkeye yönelik ‘’normalleşme’’ adımları aslında, bir iki konu dışında, tek taraflı ‘’anormallik’’ten vazgeçme zorunluluğunun tezahüründen başka bir şey değil. Muhataplarımız ise başından itibaren oldukları yerde durdular ve istediklerini -kimi maddi avantajlarda sağlayarak- aldılar.

Hükümetin önümüzdeki kısa seçim sürecinde seçmen desteğini toparlamak, muhalefeti de baskılamak saikiyle önceki dış politika yöntemlerine aynen dönmesinin asgari koşulları bugün yok. İçeride kutuplaşmayı körükleyecek ya da arkasında hizalanmayı zorlayacak sınır ötesi harekat gibi hamlelerin yapılmasınında ne denli zorlaştığı yakından biliniyor. Kaldı ki, bunlar, kamuoyunu önceden olduğu gibi ateşlemiyor. Hem halkın gündemi çok değişti, hem de hükümetin büyük bir inandırıcılık sorunu var.

Deprem, tahammülü güç çok büyük acılara neden olurken, sivil toplum da 12 Eylül darbesinden sonra, belki de en belirgin şekilde, üzerindeki rehaveti attı. Depremzedelere erişmek ve kol-kanat germek için kendiliğinden gelişen gurur verici ulusal seferberlik buna işaret ediyor. İktidarın, bu görüntüyü perdelemek için harcadığı çabalara şaşırmamak gerekir. Halk, gücün kaynağının kendisi olduğunu hatırlattı. O kadar ki, muhalefet bileşenlerini bile birarada durmaya zorladı. Rolünün, seçim günü sandığa gitmekten ibaret olmadığını gösterdi.

Şimdi, dış politikayı da bu kamuoyuna anlatmak gerekiyor. Siyasi düzeyde sarfedilen her bir söz, er ya da geç birey ve toplumun doğrudan hayatına dokunuyor. Genel fakirleşmede ve özgürlüklerin aşınmasında dış politika tercihlerinin payı uzun süre gizlenemiyor. Dahası, düşmanlaştırılan ülkelerin depremde yardımımıza ilk koşanlar arasında olduğu görülüyor.

Bu gelişmeler, hükümet tarafından farklı değerlendirilse de, dış politika pratiğini ister istemez etkiliyor. Hükümet, seçime uzanan süreçte iki ana kulvarda hareketettiği izlenimini veriyor. Biri, sorunlu ilişki ve konularda üzerindeki baskıyı azaltacak adımları içeriyor. Örneğin, Suriyeli sığınmacılar sorununun kamuoyunamal olduğu ortamda Suriye ile normalleşme yoklamalarıyla kendisi üzerindeki sorumluluğu zamana yaymayı gözetiyor. Finlandiya’nın NATO üyeliğine onayvererek, İsveç bahsinde yaşanan tıkanmanın İttifak nezdinde doğurduğu rahatsızlığı yumuşatmak istiyor. Mısır’la bir türlü nominal normalleşmeye bile ulaşılamamasını siyasi temas trafiği kurarak yönetmeyi amaçlıyor.

Diğer kulvar, jeopolitik gelişmelerin ışığında şekilleniyor. Hükümetin Rusya’yla ilişkileri, iki yönetim arasındaki sistemik yakınlığı da yansıtıyor. Diğer taraftan, Rusya’nın Batı’ya doğru nüfuz hamlesinin Ukrayna’da dizginlenmesi, ayrışma cephesinin güneye doğru genişleyip konsolide olmasına yol açıyor. Rusya’nın Suriye’deki varlığı kalıcı stratejik faktöre dönüşüyor. Suriye Devlet Başkanı’nın geçen hafta Moskova’yı ziyaretinde yaptığı açıklamalar arasında Türkiye ile normalleşme koşulları bahsinde söyledikleri haliyle öne çıkarıldı. Oysa, Esad’ın Rusya’nın ülkesindeki askeri varlığı hakkındaki ifadeleri daha temel ve uzun vadeli anlamlar içeriyor. Esad, Rus resmi haber ajansına verdiği demeçte, ülkesindeki Rus askeri varlığının artırılmasını onaylarken, bu varlığın geçici olmaması gerektiğini, çünkü konunun uluslararası güç dengesiyle ilişkili olduğunu, bir Akdeniz ülkesi olan Suriye’deki varlığının da bu çerçevede anlaşılması gerektiğini belirtiyor. Türkiye’nin iki ülke coğrafyası arasındaki konumu burada ayrı önem kazanıyor. Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerini Moskova sayesinde onarması, Rusya lehine görece jeopolitik kesintisizlik sağlar. Rusya lehine asimetrik ikili ilişkilerimiz de bu durumu destekler. Şimdi Suriye ile normalleşme yoklamalarına İran’ın da dahil edilmesi bu tablonun ışığında anlamlandırılmalıdır. Bütün bunlar, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının yolaçtığı jeopolitik kırılmayla örtüşüyor. Türkiye, hükümetin yönelimi yüzünden, güvenlik mimarisinde Batı’da, yönetimiyle Doğu’da kalıyor. Fay hattının iki yanına bölünmüş durumda. 14 Mayıs’a uzanacak süreçte Rusya faktörü yakından izlenmeli.

Bu iki kulvardaki seyrin, diğer ülkelerin Türkiye’deki seçime bakışlarıyla da birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Suriye ve Mısır’ın seçimlerden önce zirve buluşmasını tercih etmedikleri açıkça görülüyor. Yönetim değişikliği ihtimali hesaba katılıyor. Daha çarpıcı olanı, Batı’daki eğilim. Siyasi düzeyde ve medyada yavaş yavaş değişim ihtimalinin ‘’satın alındığı’’ havası oluşuyor. Hükümet ‘’çevreleri’’nin Reuters üzerinden, seçimler sonrasında ekonomide ortodoks politikalara dönüleceğini ima etmesi, gelecek için de muhatap görülme ve güven verme arzusuyla açıklanabilir. Kalıcılık imajının içeride de korunabilmesi bakımından bu önemlidir. Hükümetin, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyeliklerinin onayı sürecini birbirinden ayırması, pazarlık kozu üzerinden ciddiye alınma saikiyle de ilişkilidir.

Diğer taraftan, ABD’de, 14 Mayıs’tan sonra Türkiye’de hangi hükümetin daha tercihe şayan olabileceğinin tartışıldığı izlenmektedir. Muhalefetin, Cumhuriyet’in temel ilkeleri zemininde ulusal dış politikaya döneceğini açıklamış olması belli ki Vaşington’da herkese huzur vermemektedir. Suriye konusu burada da öne çıkmaktadır. Muhalefetin, Suriye’nin egemenlik ve toprak bütünlüğü temelinde ikili düzlemde somut adım atmaya kararlı gözükmesi rahatsızlık yaratabilmektedir. İktidarın sürmesi ve arazideki dengelerin idaresinde ABD’nin mutabakatına da ihtiyaç duyacağı menzilde kalması ehvenişer görülebilmektedir.

Hükümet şimdiye kadar dış politika adımlarını kapsamlı ve bütüncül bir okuma çerçevesinde atmadı. Dönemsel gündemini desteklemek üzere öncelikler belirledi, dış ilişkilerin diğer boyutlarını da bu önceliklere uydurmaya çalıştı. Hedefler haliyle tutmayınca ya kriz sarmalına girdi, ya da açığa düştü. Sonra yumuşadı ama, bu parça başı ve kurumsallık dışı pratiği terkettiğine dair işaret de yok. Zaten nasıl olsun? Deprem sonrasında kurumsal aygıtların topyekun halini gördük. Üstelik iktidarı koruma dürtüsünün anlık refleksleri tahrik etme olasılığı yüksek. Herkes uyanık olmalı, hükümetin söylemlerini iyi ayıklamalı.

32 views0 comments

Comments


bottom of page